Van Analiz Haber
Van Analiz Haber
Mehmet Feyat
Bana bir “Kîlam” söyle m

BANA BİR “KÎLAM” SÖYLE

MEHMET FEYAT

 

Henüz köye televizyon girmemiş, modern hayatla tanışmamıştı köylüler, komşuluk ilişkileri bozulmamış, tok komşu, aç komşusunu unutmamıştı. Köylere lüks arabalar seyr-u sefer yapmıyor, halk şehire merkep sırtında gidip geliyordu. Yollar güvenlik içerisindeydi. Para bu kadar hayatlarına girmemiş, insanlar dostluklarını maddiyata bağlamamışlardı. İş gezileri, Bodrum turları düzenlenmez, dostluk turları yapılır, sıla-i rahim unutulmazdı. Hey gidi günler hey!.. İnsanlar selam vermekten üşenmezdi. Henüz Tarkan, Doğuş, Sibel Can konserleri düzenlenmiyor, çok kanallı televizyon yayınları izlenmiyordu. Belki tek-tük bazı evlerde çamaşır makinası büyüklüğünde “philips” radyolar vardı. Hem de uzun dalga çekenlerden. Radyolardan çıkan cızırtılı sesler insanları bıktırmaz, aksine daha çok kulak kabartırlardı. Köyde herkes eski tabirle “ajans”ı dinlemek için bir evde toplanır, ne olup bittiğini merak ederler, çoğunu anlamasalar bile.

Tarlalarda sebzeler hormonsuz, neşe muhabbet sonsuzdu. Herkes kazandığına kanaat eder, kimse ayağını yorganından fazla uzatmazdı. Köyden kente göç başlamamış, kimse şehrin insanlarının vefasızlığını görmemişti. Herkes birbirine sahip çıkar, kimse kimseyi horlamazdı. Köylere daha cereyan verilmemişti. Gaz lambaları ve çıralar aydınlatıyordu odaları, ahırları. Loş ışıklar altında sohbetler koyulaşır, destanlar anlatılırdı. Ne telefon, ne de telgrafın telleri köylere kadar ulaşmamış, şimdi unuttuğumuz mektuplarla haberleşme sağlanırdı. Modernleştikçe, imkanlar arttıkça, ne de çabuk unuttuk eski hasletlerimizi. Mektuplar giderdi dosttan dosta. Muhabbet, sevgi, umut dolu. Köyde okuma yazma bilen birine satır satır yazdırılan mektuplar buram buram hasret kokar, bir gül, değerli bir eşya gibi saklanırdı sandıklarda. Ve mektuplar hep “küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperim” diye biterdi. Henüz ‘istikbal’leri, ‘ipek’leri olmadığı için, saman doldurulan yer minderlerinden otururlardı. Aylık taksitlerin ne olduğunu kimse bilmiyordu. Çünkü hayatları henüz monotonlaşmamıştı.

Sürü peşinde giden çocuklar, çeşme başında su dolduran genç kızlar, tarlalarda ekin biçen gençler umut doluydu. İstanbul’u görenler biraz daha bilgili sayılırlardı. İstanbul’u görmek, bütün gençlerin hayaliydi. Neden sonra İstanbul’un o kadar da büyütülecek bir şehir olmadığını anladılar. Ancak askere gidenler değişik diyarlar görür ve gelişlerinde filtreli sigara getirirlerdi. Köyden ayrılamayanlar çok daha sonraları kara trenlerle tanıştılar. Duman çıkartarak giden bu dev cüsseli şeyin ne olduğunu birbirlerine sorarlardı.

İnsanlar şehre geldikleri gün, bir birlerinden ödünç elbiseler alır, o gün köy adına listeler hazırlanır, akşam heybelerle gelecekler sabırsızlıkla beklenirdi. Henüz kimse süper, hiper, mega marketlerle tanışmamış, köy bakkalları bile açılmamıştı. Köye ayda bir gelen “çerçi”, katır sırtında getirdiği kaçak eşyaları, yumurta, peynir, buğday ya da yün ile becayiş yapardı. Kundaktaki bebekler için ultra çocuk bezleri yapılmadığından, anneler çocuklarının altlarına sıcak toprak koyarlardı. Sevinçler ve acılar paylaşılırdı. Düğünlerde “evlendik mutluyuz” yazıları yazılmaz, eşler bir ömür boyu birbirlerine sadakat göstereceklerini vaat ederlerdi. Onlar bir gün evlenip, öteki gün bir mutfak robotu alınmadı diye boşanmazlardı. Çocuklarını yuvaya, yaşlılarını huzur evine bırakmazlardı. Hayat daha güzel, güneş daha berraktı.

Ve köyde akşamları herkes bir büyük odada toplanır, “DENGBEJ”i (Doğuda köyleri gezerek halka yörenin örf ve adetlerini anlatan dizelerle dolu, hasret kokan parçaları çalgısız okuyan ozanlara denir.) dinlemeye başlarlardı. Köy odasında çaylar demlenmiş, herkes yerini almıştır. Başköşeye kurulan Dengbej, başlardı bir “KILÂM (Yöre diliyle tegannili eser, parça, kelam, söz) söylemeye. Odayı bir hüzün kaplar, oğlu yaban ellerde, askerde olanların yüreği yanar, ağlamaya başlarlardı. Şevke gelen dinleyiciler, Kılâmın devam etmesi için, ona destek türünden araya girerek, “Seetate Xeş (Ağzına sağlık) diyerek, onu şevklendirirlerdi. Bu Kılâmlar hala dilden dile söylenen birer klasik olmuşlardır. Çünkü onlar halkın duygularını yansıtıyorlardı. “Şimdi nerede o günler” diyen binlerce insan görüyorum. Televizyon, bilgisayar, otomobil, yat, kat, mark, dolar ve tüm lüks çeşitler maalesef onlara artık mutluluk vermiyor. Onlar bir Kılâmda buldukları bu havayı, şimdi hiçbir şeyde bulamıyorlar. Eski günleri anan ve “o ne güzel günlerdi” diyen milyonlar adına bir kez daha bir Kılâm dinlemek için, bir Dengbej arıyorum. Onu gördüğümde bana bir Kılâm söylemesi için iknâ edeceğim, “ne olur bana bir Kılâm söyle” diyeceğim.

Özledik o günleri, o içtenliği, samimiyeti, muhabbeti, ahbaplığı, dostluğu ve karşılıksız sevmeyi. Bütün bunları bize hep o Kılâmlar anlatmıştı. Gerçek hayattan alınan kesitlerdi. Ve bizi bize anlatıyordu. Beni tekrar o günlere götürecek, bana toprak kokusunu, yaya yürüdüğüm patika yolları, davar güttüğüm meraları, tandır başında ekmek pişiren anamı hatırlatacak bir Kılâm istiyorum.

Bana bir Kılâm söyle. Hem şiir olsun, hem destan.


HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yukarı Geri Ana Sayfa