Van Analiz Haber
Van Analiz Haber
BOYNU BÜKÜKLER/TELEFON KURBANLARI
19 Ekim 2016
BOYNU BÜKÜKLER/TELEFON KURBANLARI

Henüz buzdolabı yokken, yiyecekleri korumak için dağlardan buz kesilir ve şehirde satılırmış. Sıcak bir yaz gününde bir şeyh müritleriyle birlikte şehirde gezerken böyle bir buz satıcısına rastlar. Satıcı, “Sermayesi eriyip giden şu adama acıyın” diye koşuşturarak buzlarını satmaya çalışmaktadır. Satıcının bu sözlerini duyan şeyh oracıkta bayılır. Küçük sermayesinin ziyan olmaması için çırpınıp duran satıcının bu durumu, şeyhe ebedî bir hayatı kazanmak için bize verilen ömür sermayesinin eriyip gidişine nasıl kayıtsız kalındığını düşündürtmüş ve bayılmasına sebep olmuştur.

Yazının başlığı bir zamanların meşhur bir arabesk şarkısıyla aynı, ancak benim bahsetmek istediğim boynu bükükler başka. Onlara hemen her yerde rastlıyoruz aslında. Belki biz de onlardan biriyiz. Hani bir elde telefon, boyun telefona doğru eğik. Boynu bükük bir vaziyette evde, kaldırımda, otobüste, metroda, vapurda sanki telefon tarafından esir alınmış insanlar. Dışarıda güzellikler akıyor. Sabahın boğaz manzarası, yeni çiçek açmış bir ağaç, mavi bulutlar, uyku mahmurluklarını üzerlerinden atıp, kahvaltı peşine düşmüş kargalar, martılar… Ama boynu büküklerin kafası telefona eğilmiş, yanı başındaki kişilerden, güzelliklerden habersiz, elindeki küçük ekrana hapsolmuş bir şekilde zaman geçiriyorlar.

Teknolojik gelişmeler, ister istemez yaşam tarzımızı da ciddi şekilde değiştiriyor. Günümüz insanı günde ortalama 150 kez cep telefonunu kontrol ediyor. Türkiye’deki sosyal medya hesaplarının sayısı, nüfusumuzdan daha fazla. Kişi başına ortalama 4,6 saatimizi internette, 2,9 saatimizi sosyal medyada harcıyoruz. [1]Misafirliklerde, dost meclislerinde, sohbet halkalarında insanların aklı karşısındakinden ziyade, cep telefonunda. Sanki internette tek pencerede birden çok sekmede gezinti yapar gibi, hiçbir şeye odaklanamadan hayatlar harcanıyor.

Kalabalıklar içerisinde adeta bir ‘yalnızlık aksesuarı’ olan cep telefonu, aynı zamanda modern yaşamın korkularına karşı da insanın bir nevi sığınağı sanki…

Nitekim evde cüzdanını unutanların %50’si cüzdanını almak için eve geri dönerken, cep telefonunu unutanların %95’i eve geri dönüyor. “Başıma bir şey gelir” korkusu cep telefonunu vücudumuzun bir parçası haline getiriyor. Bir anlamda korku, hayatı esir alıyor.

Diğer taraftan, mahremiyetin kaybolduğu bir çağı yaşıyoruz. Evimizin görünmemesi için perdelerle evimizi gizlerken, diğer taraftan neredeyse evimizde yaşadığımız her hâli sosyal medyada yayınlama telaşındayız. Dışarıda yemek yemenin bile ayıp sayıldığı bir kültürden, her yemeğin resimlenerek mümkün olduğunca çok kişiyle paylaşılmaya çalışıldığı bir kültüre geçiş yapmış durumdayız. Eskiden yemeğe Bismillah ile başlanırken, şimdi Instagram’la başlanıyor. Her anın paylaşılmaya çalışılması, anı ve hayatı yaşamayı engelliyor. Hayat adeta sosyal medyada “fotoğraf olmak” için yaşanıyor. Fotoğrafa giremeyen anlar anlamsızlaşıyor. Beğenildiği oranda kendisini değerli hisseden insanlar, “herkes beni görsün, fark etsin” arzusuyla, başkalarının onayına muhtaç bir hayatı, bir anlamda gönüllü bir esareti severek kabulleniyor.

Sosyal medya, insanların yaşadıkları hayat ile ilgili değil de, yaşamak istedikleri hayat ile ilgili ipuçlarını verir bize. Yani büyük oranda sahte bir dünyadır. Herkesin mutlu, zengin, dertsiz olduğu, bir nevi Eflatun’un İdealar dünyası gibi ütopik alem yani. Bu âlemi gerçek zanneden pek çokları için de ciddi anlamda mutsuzluk kaynağıdır aslında. Bu sahte dünyaya katkıda bulunmanın, hususan dijital tesettüre riayet etmezken, dijital tecessüse kapılmanın ciddi bir vebal olduğunu da unutmamak gerekir.

İnsana verilen en önemli sermayedir ömür. Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Ömür sermayesi pek azdır ve lüzumlu işler pek çoktur.”2  Her nimet bir şükür ister. Hayatımızı, bolca dijital gıybetin döndüğü, sahte kişilikler ardından klavye kahramanlıklarının yapıldığı, insanların gıpta damarının tahrik edildiği siyah ekranlarda harcamak yerine, kâinat kitabının sayfalarını tefekkür etmede kullanmalıyız. Zira her geçen saniye, buz satıcısının buzları misali ömür sermayemizi eritiyor. Ve mâlâya’nî meşguliyetlerin hücumu hengâmında, zamanda iktisat etmek her geçen gün daha da büyük önem arz ediyor.

 

[1] Digital, Social & Mobile” report 2015, We Are Social; http://bit.ly/1yHE8vK

2. 14. Şua, 4. Mesele

BOYNU BÜKÜKLER

 

Hasan Yüksel


HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yukarı Geri Ana Sayfa