Van Analiz Haber
Van Analiz Haber
Büyük fikirler, felsefeler, edebiyatlar üretmeliyiz
21 Eylül 2016
Büyük fikirler, felsefeler, edebiyatlar üretmeliyiz

Büyük fikirler, felsefeler, edebiyatlar üretmeliyiz

Atasoy Müftüoğlu, son kitabı ‘Varoluşsal Belirsizlikler’de, insanlığın uzun bir süredir cebelleştiği sorunları ele alıyor, algılarımızın nasıl kirletildiğini anlatıyor. Müftüoğlu, kitap etrafında Hatice Ebrar Akbulut’un sorularını yanıtladı.

Hile ve yalanın hakikatle karıştırıldığı karmaşık bir dönemde yaşıyoruz. İzleri takip etmek kesin sonuca vardırmıyor bizi. Böyle zamanlarda varlığına şükran duyduğumuz şahsiyetleri arar gözlerimiz. Onların sözlerini duymak isteriz, onlar ne diyor, ne öneriyor, hangi uyarılarda bulunuyor, neyi eleştiriyor, bunların takibini yaparız. Toplumun sarsıldığı anlarda yerinden oynamayan bir kaya gibidir o şahsiyetler. Her şey sütliman olduğunda rehavete kapılmaz onlar. Depremi önceden haber veren cihaz gibi tehlikelere karşı önceden önlem alır, uyarır ve öngörüde bulunurlar. Toplumun iç ahengini sağlamayı kendilerine bir vazife görür, dışarıdan gelen tehlikelere karşı uyanık olmaya çağırırlar. Atasoy Müftüoğlu, yaşamı boyunca insanları/insanlığı aydınlığa çağırmış, aydınlıkta yürümenin karanlıkta koşmaktan yeğ olduğunu vurgulamıştır.

Müftüoğlu, üretken bir kalemdir. İnsanın zihnini açan, duyargalarını harekete geçiren birçok güzel esere imza atmıştır. Hece Yayınları’ndan çıkan son kitabı Varoluşsal Belirsizlikler, insanlığın uzun bir süredir cebelleştiği sorunları ele alıyor, algılarımızın nasıl kirletildiğini anlatıyor. Sözün sessiz kaldığı zamanlarda, egomani zamanlarında yaşayan insanın kirlenen vicdanını, bilincini, zihnini İslâmîleşmeye davet ediyor. Saltanatını kaptırmayan, tahttan düşmeyen/düşürülmeyen sekülerizmi eleştiriyor. Modern insanın dondurulmuş sessizliklerini ve dondurulmuş önyargılarını anlatıyor. Ayağına diken batan bir Batılının dünyayı insanlığın başına yıkması karşısında canı hiçe sayılan Müslüman’ın hakkını arıyor. Kendi yolumuza tabi olmaya, kendi öykümüzü okumaya koyulmamız gerektiğini ısrarla vurguluyor. İslâm’ın bir yaşam tarzı olarak görülmemesinin, ancak bir rant sağlama aracı olarak kullanılmasının kötü yansımalarını aktarıyor. İslâmî sorumlulukları yüklenerek zihinlerimizi, kalplerimizi, eğitim sistemimizi İslâmîleştirmemiz gerekiyor. Parçaya takılıp bütünü ihmal eden, bütünü görüp parçayı göremeyen insanlara zor sorular soran Müftüoğlu, romantik İslâm algısının insanlığı hiçbir yere taşıyamayacağını söylüyor.

İnsanın bilgileri tazelenmek, zihni aydınlanmak ister. Varoluşsal Belirsizlikler, zihnî bir aydınlanma sağlıyor, bildiklerimizi gözden geçirmemize yardımcı oluyor. Varoluşsal Belirsizlikler ekseninde Atasoy Müftüoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Şurası bir gerçek ki yönelttiğimiz soruların cevapları kitabın kendisinde mevcut. Buna rağmen Müftüoğlu’nun derin bilgilerinden istifade etmek maksadıyla kendisine sorularımızı yönelttik. “Tebdili kıyafet eden, maske kullanan vicdanlar”ından kurtulmak, hayali umutlarla oyalanmamak, ciddi adımlarla yol almak isteyen herkes Varoluşsal Belirsizlikler’i okumalı.

‘Varoluşsal Belirsizlik’ nedir, tanımlamanızı istesek neler söylersiniz?

İslâm’a yönelik varoluşsal bir tehdit olan kapitalist/neoliberal ve seküler dünya görüşünün belirleyici olduğu, İslâm’ın ise belirleyici olmadığı, kişisel bir hobiye ve sosyal yardım kuruluşuna dönüştüğü bir toplumda yaşadığımıza, bu durumun kabul edilemez olduğuna, normal karşılanamaz olduğuna, nihaî bir tercih yapmamız gerektiğine, hep Araf’ta kalarak bir çıkış yolu bulamayacağımıza işaret etmek üzere yazıldı Varoluşsal Belirsizlikler.

Her bencillik, her kibir, insanı sağduyudan yoksun bırakır. Herhangi bir otoriteye, kişiliklerini/benliklerini teslim edenlerin, bir daha zihinsel/düşünsel bağımsızlığa ihtiyaç duydukları görülmemiştir.” Hiçbir birey düşüncede, davranmada, sorgulamada prangaya mahkûm edilemez, edilmemeli. Özellikle de gençler. Üniversiteyi kazanıp başka bir şehre okumak için gelen öğrencilerin büyük çoğunluğu düşünme ve sorgulama özgürlüklerini kısırlaştıran, körelten ortamlara adeta mahkûm ediliyor. Birçoğu maddî imkânsızlıklardan dolayı cemaat evlerini tercih ediyorken, bir kısmı da birtakım duygusal sebeplerden bu evleri tercih ediyor. Belirli bir kalıba sokulmaya çalışan bu gençleri hareketsizlikten kurtarmak, düşünce sahasında onlardan faydalanmak için yapılması gereken nedir, bu konuda ilk atılan adım nasıl olmalıdır?

Gençler kendilerini düşüncesizleştirebilecek, yalnızca taklitle sınırlı ortamlara/topluluklara katılma konusunda bilinçli davranabilmelidir. Gençlik düşünmekle ve sorumluluk almakla başlar. Bu nedenle, genç kalabilmek için, üretken olabilmek için, kendi tercihlerinin öznesi olabilmek için genç kuşakların tek akla, tek yoruma, tek bağlama, tek eğilime, tek yaklaşıma, tek düşünüre/ yazara/ üstada/ lidere kapanmamaları gerekir. Bir cemaate katılmakla, o cemaati put hâline getirmek, bir yazarı/ düşünürü/ üstâdı okumakla, o yazarı, düşünürü, üstâdı put hâline getirmek birbirinden kuşkusuz çok farklı şeylerdir. Müslüman olmak, bütün ufuklara bakmayı, bütün ufukları görmeyi gerektirir.

Her tür muhafazakârlık ne olursa olsun, mevcudu sürdürmeye yarar. Muhafazakâr bir kültür/toplum, hayatı çoğaltamaz. Basit iyimserlikler, aşırı duygusal, muhafazakâr kültürlere özgü bir durumdur.” Bu sözlerinize göre, muhafazakâr bir insan olmak, muhafazakâr bir gruba dâhil olmak oldukça tehlikeli görünüyor. Dindar, müspet anlamlarını kastetmek üzere kullandığımız bu kelime midir kabahatli olan, yoksa onu nasıl kullanması gerektiğini bilmeyen bizler mi? Bugün muhafazakâr denildiğinde anlaşılan nedir, ne olmalıdır?

Önemli olan neyi nasıl muhafaza etmemiz gerektiğini bilmektir. Bugün, yerel/ taşralı/ muhafazakar zamanlarda yaşadığımız, yerel/ taşralı/ muhafazakar bir ufuk/ gündem/ tarz içerisinde olduğumuz için, dünya zamanlarına, dünya ufkuna, dünya gündemine nüfuz etmekte zorlanıyoruz. Dünya gündemi bizi kuşatıyor, etkiliyor, dönüştürüyor, muhafazakar/ taşralı içe kapanmalar yüzünden bu kuşatmayı hissetmiyoruz, bu kuşatmayı aşmayı düşünmüyoruz.

Gün geçtikçe sağlıklı iletişimden hızla uzaklaşan insanların sayısında artış olduğunu gözlemliyoruz. Size göre bunun bir nedeni sorgulama yapmayan insanların varlığı. Sorgulama yapmayan insanlar, nevrotik tercihlerde bulunuyor, kitle histerisine dönüşen cemaat hareketleri oluşturuyorlar. Genelleme yaparak soracak olursam her cemaat, özgür ve özgün düşünceye bir darbe midir?

Eğer, herhangi bir cemaat kendi tarzıyla, kendi yöntemiyle, kendi gündemiyle, kendi lideriyle büyüleniyor, dünyaya kendi parçasından bakıyorsa, farklı yorumlara/ etkinliklere/ çözümlemelere/ çabalara kayıtsız kalıyor, yalnızca kendini yüceltiyorsa, özgür ve özgün bir çerçeve oluşturması beklenemez.

Sosyolog, felsefeci, psikolog, hukukçu ve sair… çeşitli sahalarda eserler veren, üreten kimselerin ilahiyat ve İslâm hakkında fikir serdetmeleri sakıncalı mıdır? İlahiyatın alanına kimsenin karışmaya, dâhil olmaya hakkı yok mudur? Son zamanlarda bu hususta sesler yükseliyor. Farklı alandan birisi ilahiyatı ilgilendiren bir konu üzerine fikir beyan ettiğinde ya da problemli olduğunu düşündüğü bir şeyi eleştirdiğinde ilahiyat camiasının tepkisini üzerine çekiyor. İslâmî konularda görüş belirtenlere -ilahiyatçı değilse- itibar edilmemeli, uyarısı yapılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? İlahiyat alanına kimse dokunmamalı ve ilahiyat eğitimi yoksa İslâmî konularda konuşanlara itibar edilmemeli midir?

Hepimiz, her durumda ehliyet ve liyakat sahibi olan kadrolara, ilmi meşruiyet sahibi kadrolara saygı duymak zorundayız. İslâm ve ilâhiyat hakkında niteliksel birikimi olan herkes konuşabilir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudur: Bizler, Müslümanlar olarak bugün, ilâhiyat eğitimi alanlar da dâhil olmak üzere seküler bilginin iktidarı tarafından araçsallaştırılmış bir dünyada yaşıyoruz. Modern zamanlarda bilgi ve bilim ideolojik/ politik/ sömürgeci amaçlarla araçsallaştırılmıştır. Bilginin ve bilimin araçsallaştırılabildiği bir dünyada, İslâm’ın/ ilâhiyatın bağımsız İslâmî bilginin ilkeleri üzerinde temellendirilmesi şarttır. İlâhiyat camiası, ancak akademik profesyonelliğin sınırları içerisinde kalarak içerik üretebiliyor. İlâhiyat camiası seküler bilginin belirleyici/ tayin edici/ sınırlandırıcı etkisi ile hesaplaşamıyor, bu noktada bir hesaplaşmayı düşünmüyor, buna cesaret edemiyor, dolayısıyla da akademik profesyonelliğin sınırlarını aşamıyor.

Düşüncenin yeri hiçbir şekilde başka bir şeyle doldurulamaz. Günümüzde düşüncenin yeri, başka şeylerle doldurulmaya çalışılıyor. Akıllı telefonlar bizim yerimize düşünüyor, kaydediyor. Medya bizim yerimize üretiyor, ölçüyor ve tartıyor! Düşünce üzerine kafa yormak üzere ciddiyetle çalışan bireylere/ gençlere ihtiyacımız var. “…Önceden düşünmediğimiz şeyleri düşünmek için olağanüstü zihinlere, olağanüstü içtenliklere, olağanüstü bilgeliklere ihtiyacımız var.” Bu olağanüstülüğü fark edecek ve içselleştirecek, ona kulak verecek bireyleri nasıl keşfedeceğiz, nasıl yetiştireceğiz?

Modern-seküler bütün ürünler, ideolojik/ emperyal propaganda yoluyla pazarlanabilir hâle getirilebiliyor, bir marka hâline getirilebiliyor. Bunlarla ilgili dokunulmaz imajlar oluşturulabiliyor. Bizler, bu ürünlerin içeriklerini/ anlamlarını/ niteliklerini konuşmuyoruz, bunların büyüsüne kapılıyoruz. Hem geçmişe doğru, hem modern zamanlara doğru, yani hem içe doğru hem dışa doğru eleştirel çözümlemelere ihtiyacımız var. Bunun için entelektüel anlamda bir zihinsel sömürgesizleştirme mücadelesi verebilecek kadrolar gerekiyor. Bu kadroların öncülüğü/ rehberliği gerekiyor.

Varoluşsal Belirsizlikler kitabınızda, İslâm dünyasının içine saplanıp kaldığı tek boyutlu fanatik bağlılıklardan ve bu bağlılıkların akıl tutulmasına yol açtığından söz ediyorsunuz. Asırlardır süren bu tutum sizce neden bir türlü değişmiyor? Hemen herkes İslâm dünyasının bu durumundan yakınıyorken neden bir sonuca ulaşamıyoruz?

Tek yorumun, geleneğin, statükonun, tek düşüncenin kurumsallaştırılması, resmîleştirilmesi, meşrulaştırılması ve dokunulmaz kılınmasıyla birlikte başlıyor yapısal, kronik sorunlar. İslâmî anlamda düşünmek tek bir parça üzerinde, tek bir renk üzerinde, tek bir boyut üzerinde, tek bir aidiyet üzerinde değil, İslâmî bütünü, bütün farklılıkları/ çeşitlilikleri içerecek şekilde, kuşatacak şekilde düşünmekle başlar.

Salt geçmişi konuşan, geçmişte kazanılan zaferlerle övünen, pratikte günümüzü ilgilendiren meseleler üzerine kafa yormayan beyinleri hemen her alanda görüyoruz. Geçmiş-bugün-gelecek dengesi nasıl kurulmalı, geçmişten nasıl istifade edilmeli, bugün nasıl değerlendirilmeli, misyon/ vizyon için geleceğe nasıl bakılmalı?

Bizler, bugünde/ şimdide yaşıyoruz. Bugüne/ şimdiye karşı sorumluyuz. İslâm’ın geçmişi nasıl dönüştürdüğüyle ilgilenmekten çok, bugünü nasıl dönüştürmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşmalıyız. İslâm’ın hiçbir hükmünün kamusal alanda, siyasal alanda ekonomik alanda, hukuksal alanda geçerli olmadığı bir toplumda yaşıyoruz. İslâm’ın hayatın her alanında geçerli kılınması yönünde, bütünlüklü herhangi bir mücadele/ çaba yürütmüyoruz. İslâm’ın yirmi birinci yüzyılda neler söylemesi gerektiği, nasıl söylemesi gerektiği yönünde de İslâmî bütünün ilgisini çekebilecek, insanlığın dikkatini çekebilecek nitelikli çalışmalar yapmıyoruz. Büyük fikirler üretmiyoruz, büyük felsefeler, büyük edebiyatlar, büyük sanatlar üretmiyoruz. Yaptığımız şey, yalnızca büyük camiler inşa etmek, folklorik/ kültürel/ bireysel/ romantik dindarlıklar üzerinde spekülasyonlar yapmaktan ibarettir.

Müslümanların insan yerine koyulmadığı, Batı’daki bir insanın canının kıymeti kadar bir Müslüman’ın canının önemsenmediği zamanlardayız. Batı’da bir insanın canı yansa vahşet olarak sunulurken, kanayan coğrafyalarda bir Müslüman’ın canı yansa görmezden gelinebiliyor. İnsanlar, Müslümanların katline alıştırılıyor. Öldürülmek Müslümanların kaderiymişçesine bir algı yaratılmak isteniyor. Bu konuda Türkiye’ye düşen nedir, Türkiye tepkisini yeterince koyabilmekte midir?

Ontolojik ve epistemolojik bir emperyalizme maruz kalan bir toplumda, düşünce hayatının, kültür hayatının, ilâhiyat hayatının, dini hayatın, politik hayatın her şeyden önce, bu emperyalizmi aşarak, İslâmî ontoloji/ epistemolojiyi özgürleştirmeleri gerekir. Olayları konuşmak, olayları tartışmak kolaydır. Asıl yapılması gereken şey, içerisinde bulunduğumuz küresel/ emperyal süreçleri bu süreçlerin İslâm dünyası toplumlarını etkisiz kılmak üzere ürettiği büyük dünya yorumlarının farkına vararak, İslâm toplumları/ dünyası çapında, hepimizin paylaşabileceği İslâmî yorumları üretmek/ paylaşılabilir hâle getirmek üzere bir büyük bilinç ufku oluşturmak olmalıdır.

Birtakım olaylara tepki koymak için Türkiye’de eylemler düzenleniyor ve bu eylemler çerçevesinde sloganlar atılıyor. İnsanların bir araya gelerek yaptıkları bu eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz, vakit kaybı olarak gördüğünüz zamanlar oluyor mu?

Nerede, hangi düzlemde, konumda bulunuyor olursak olalım, kendisini İslâm’a nispet eden herkesin, İslâmî bütünü ve bütünlüğü temsil eden, savunan bir dile/ söyleme/ duyarlılığa ihtiyacımız vardır. Ulus-devlet merkezli, ulus, devlet çıkarını ya da realizmini savunan bir dil, etnik merkezli bir dil, mezhep merkezli bir dil hiçbir şekilde İslâmî bütünü temsil edemez. Eylemlerimizin İslâmî bütünü temsil sorumluluğu ve kaygısı içerisinde şekillendirilmeleri gerekir.

Varoluşsal Belirsizlikler, Ortadoğu halklarının haklarının gasp edildiğini, yaşam haklarının ellerinden alındığını vurguluyor. Ortadoğu halklarının ezilmesinde ırkçılık unsuru da etkendir diyebilir miyiz?

İslâm dünyası toplumlarında ve özellikle de Ortadoğu toplumlarında neler ve nasıl oluyorla ilgili olarak hepimizin İslâmî anlamda bir tarih felsefesi perspektifine, siyaset felsefesi perspektifine ihtiyacımız olduğunu hatırlatmak isterim. İslâm dünyası toplumlarının güçsüzleşmeleri, zayıflamaları, siyasal ve kültürel parçalanmalarla ilgili olduğu kadar, içe kapanarak bilgi/ bilim üretimini durdurmaları, akla veda etmeleri, tarihe kayıtsız kalmaları ve düşünceyi dondurmaları ile de ilgilidir. Toplumlarımız bu noktada emperyalist/ sömürgeci/ askerî müdahalelere, işgal ve istilalara maruz kalmışlardır.

Varoluşsal Belirsizlikler, taşralı-sağcı yaklaşımı yererken şehirli bir yaklaşımı doğru ve isabetli görüyor. “Taşralı-sağcı yaklaşımlar içerisinde bulunmak demek, sağlıklı düşünememek demektir.” Taşralı-sağcı yaklaşım derken tam olarak neyi kastediyorsunuz? Taşralı-sağcı olmanın ve şehirli olmanın kriteri nedir?

Taşralı ne pahasına olursa olsun dünyaya tek ufuktan bakar, taşralılık bir bakıma ufuksuzluk demektir. Şehirlilik, bütün ufuklara bakmak, çok yönlülük, çok boyutlulukla ilgili olduğu kadar, kültürel/ estetik/ edebî/ hikemî derinlikler, nitelikler, kapsayıcılıklar, vizyon ve üretkenliklerle de ilgilidir. Düşünmenin, kültürün somut hayatını şehirli zaman/ mekanlarda teneffüs edebiliriz.

Varoluşsal Belirsizlikler, ümmet olmanın önünde engel teşkil eden her şeyi yıkmak, ümmet olma bilincini aşılamak için elinden geleni yapıyor sayfalar boyunca. Bugün ümmet olmanın önünde duran ve bir türlü yıkılamayan en büyük engel nedir size göre?

Bir anlam ve değer sistemini ancak bu sistemi bütün kavram ve kurumlarıyla, bütün boyutlarıyla/ ilkeleriyle yaşayarak idrak edebiliriz. Fiilen tecrübe etmediğimiz, yaşamadığımız anlam ve değerleri gereği gibi kavrayamayız. Bugünün dünyasında İslâm, ulus-devlet çıkarları adına, ulus-devletin kutsallarına hizmet etmek üzere araçsallaştırılmıştır, bürokratikleştirilmiş ve ulusallaştırılmıştır. Ümmetin önündeki en büyük engel dışlayıcı ırkçılıklar/ milliyetçilikler ve mezhepçiliklerdir.

Bugün Hz. Peygamberin hayatı sigaya çekilmekte, Hz. Peygamberin davranışlarında seküler tavırların/ yaklaşımların olduğu yorumu yapılabilmekte. Kur’an-ı Kerim’in de seküler bir yaklaşımla okunması gerektiğini savunan ilahiyatçılar var. Seküler tavrı eleştiren biri olarak bu konuda neler söylersiniz?

Kolonyal düşüncenin, İslâm dünyası halklarının bilincini sömürgeleştirdikleri günden bu yana, toplumlarımızda düşünce hayatı kendi sözcükleriyle, kendi kavramlarıyla, kendi algılarıyla konuşamıyor, kendi öykülerini anlatamıyor. Sömürgeleştirilen zihinler aydınlanma mutlakiyetçiliğinin işgali altındadır, sömürgeleştirilenler kim olurlarsa olsunlar, işgalcinin düşünsel, kültürel, entelektüel, politik standartlarını benimseyerek, bunları savunarak, bunlara öykünerek, bunları taklit ederek bir kimlik ve kişilik kazanmaya çalışıyor. Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin oluşturduğu tahakküm üreten dil ve kültürden bağımsızlaşmak için, zihinsel bir devrim üzerinde çalışmak gerekir.

Bugün gençler internet sokağında ve TV kanallarında yetişiyor. Parmaklar, gözler, zihinler akıllı telefonların işgali altında. Aileler, okul, kitaplar gençlerin bu durumuna müdahalede bulunamıyor. Gençleri tutmanın en iyi yolu nedir, gençlere yaklaşım nasıl olmalıdır?

İslâm dünyası toplumlarında, toplumumuzda da, genç kuşaklar bir yanda politik popülizmin ürettiği hamaset dilinin, bir diğer yanda dini popülizmin ürettiği vulgarize edilmiş, mistifikasyona tabi tutulmuş dilin narkoz etkisi uyandıran baskısı altında bulunuyor. Bir diğer yanda da, genç kuşaklar neoliberal dünya görüşünün, tüketimin kültürünün nihilizmine sürükleyen baskısı altında bulunuyor. Bütün halklar bugün istisnasız bir biçimde medya uyuşturucularından muzdariptir. Günümüzün akışkan neoliberal dünyasında hayatlarımızı çok yönlü hareketlilikler ve üretkenlikler belirliyor. Sosyal medya her an herkesin eli altında. Bugün gerçeklik de parçalanmıştır. Bir yanda gerçekliğin kendisi var, bir diğer yanda imaj’ı var. Bizler daha çok imajlar doğrultusunda düşünüyoruz. Yaşadığımız araçsal süreçler insanî yanımızı azaltıyor, umutlarımızı da zayıflatıyor, özgürlüklerimizi de yok ediyor. Genç kuşakların İslâmî ilkeler temelinde dünya ölçeğinde düşünmeye cesaret etmeleri, dünya ölçeğinde yankısı olabilecek ölçüde üretmeye cesaret edebilmeleri için zihinsel bağımsızlığa ihtiyaçları olduğunu belirtmek gerekir.

Neonurculuk olarak adlandırdığınız yaklaşım Türkiye için ne tür tehlikeler taşımaktadır?

Modern/ kapitalist/ küresel dünya, neoliberal demokrasinin nihaî zafere ulaştığını “tarihin sonu” başlığı altında bütün dünyaya ilân etti. Tarihin sonu demek neoliberal demokrasi dışında bir başka modelin mümkün olmadığını ilân etmek demekti. Bu dönemde modern küresel dünyanın hiç beklemediği bir şey oldu. İran’da İslâm Devrimi gerçekleşti. Bu durum yeni bir modelin tarihe geçişi olarak yorumlandı. Büyük bir panik ve telaşa kapılan küresel seçkinler, ilk şoku atlattıktan sonra, İslâm dünyasında bir daha devrim olmasın için ne yapılması gerektiği konusunda çok kapsamlı çalışmalar yürüttüler. Türkiye’de İslamcılığın/ devrimci yönelişin etkisini kırmak üzere, küresel seçkinlerin önerileri arasında Nurculuğun, Neonurculuğa dönüştürülerek, zihinsel/ düşünsel/ kültürel statükonun korunabileceği, devam ettirilebileceği konusu da vardı. Bu noktada, Nurculuk/ Neonurculuk şeklinde, yani Amerikancı Nurculuk şeklinde bütün toplumlara pazarlandı, kurumsallaştırıldı. Neonurculuk aracılığıyla İslâmcı/ devrimci yaklaşım terörize edildi, yalnızlaştırıldı. Bugün, Türkiye, bu akımın iktidarı ele geçirme projesi ile mücadele ediyor, bu zihniyetle değil.

Suriye’de yaşananlar ve IŞİD tehlikesi konusunda İran’ın ve Türkiye’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye’de yaşananlar, bütün bir Ortadoğu’nun eksiksiz bir biçimde kontrol edilebilmesini sağlamak üzere, apokaliptik mitler ve ütopyalar adına üretilen plan ve projelerle doğrudan doğruya ilgilidir. Devrimci Şiiliğe karşı Selefiliğin bugünkü şiddet yanlısı uzantılarını harekete geçiren proje de apokaliptik ütopyaların bir parçası olarak sahneye konulmuştur.

Her şeyin rakamlarla ifade edildiği ve değerinin rakamlarla ölçüldüğü, niteliğin hiçbir anlam ifade etmediği şu zamanlarda yetişen neslin çok masum ve her şeyden mahrum olduğunu düşünüyorum. Gençlerle irtibatı sıkı olan, her fırsatta gençlerle konuşan bir düşünür olarak fildişi kulelerinden eser üreten, gençleri tutmaya çalışmayan aydın kalemlerin(!) giderek artması sizi endişelendiriyor mu?

Genç kuşakların, tarihsel farkındalıklara sahip olmayan, kendi zamanlarının gerçekliğine gereği gibi tanıklık yapmayan, statükocu/ sağcı/ milliyetçi/ gelenekçi/ görenekçi/ mezhepçi kişileri/ ufukları aşarak, niteliğe önem vererek, müşavereye önem vererek, kendi tercihlerinin öznesi olabilecek bir noktaya gelmeleri gerektiğini savunmaya devam ediyorum. Genç kuşakları bizim ufkumuzu aşmaya cesaret etmeleri konusunda uyarıyorum.

Atasoy Müftüoğlu, Büyük Doğu dergisinin en genç yazarlarındandı. Bu sebeple şu soruyu size yöneltmek istiyorum. Necip Fazıl’ın sadece bir şair olduğunu, İslamî konularda güvenilir olmayan düşünceler ileri sürdüğünü, düşünce adına bir şey ortaya koyamadığını, bir hocaya bağlanarak dar bir bakış açısıyla hareket ettiğini düşünen kelâmcılar, tefsirciler var. Bu konuda neler söylersiniz?

Hiçbir üstad eleştiriden muaf olmamalı. Necip Fazıl’ı ve mücadelesini kendi dönemini dikkate alarak değerlendirmeli. Necip Fazıl Bey’in milliyetçi ve mezhepçi bir yanı olduğu, bu nedenle de İslâm dünyasının pek çok gerçek âlim ve aktivistini tekfir/ tahkir ettiği doğrudur. Somut kanıtlara dayalı, hakkaniyete dayalı eleştirilere kayıtsız kalınamayacağını söyleyerek bu söyleşiyi tamamlamak istiyorum.

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

http://www.dunyabizim.com/ilgilihaber/22365/buyuk-fikirler-felsefeler-edebiyatlar-uretmeliyiz

 


HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yukarı Geri Ana Sayfa