Van Analiz Haber
Van Analiz Haber
‘Küresel Kemalizm’ İslamcılığın antitezi
8 Mayıs 2017
‘Küresel Kemalizm’ İslamcılığın antitezi

‘Küresel Kemalizm’ İslamcılığın antitezi

08.05.2017 Pazartesi 02:59
‘Küresel Kemalizm’ İslamcılığın antitezi

‘Fundamentalizm Korkusu’ kitabının yazarı Salman Sayyid, İslamcılığın bugün geldiği noktayı ve Avrupa’da yükselen İslamofobik eğilimi değerlendirdi.

kaynak: karak.com/KÜRESEL KONUŞMALAR / DENİZ BARAN

Leeds Üniversitesi Sosyoloji ve Sosyal Politikalar Bölümünde Öğretim Üyesi olan ve ‘Fundamentalizm Korkusu’ başta olmak üzere yazdığı eserlerle İslamcılık ve İslamofobi gibi meselelere dair literatüre çok önemli katkılarda bulunan Salman Sayyid ile konuştuk.

‘Fundamentalizm Korkusu’ kitabınızda fundamentalizmi 20. yüzyılda ortaya çıkan bir düşünme biçimi olarak ortaya koyuyorsunuz. Bu noktadaki argümanınız neydi?

Kitapta sunduğum argümanlardan biri, fundamentalizmin (köktenciliğin), Müslüman siyasi kimliğin savlarını anlamak için kullanışlı bir yol olmadığıydı. Müslümanların talepleri, esas olarak ABD’deki Hristiyan fundamentalistlermiş gibi düşünülerek indirgenemeyecek talepler.

Bu kitabı kaleme aldığınızda Batı dünyasındaki İslamofobik eğilim bugünkü kadar şiddetli değildi. Şu anki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslamofobi terimi, ırkçılık karşıtı bir sivil toplum örgütünin (The Runnymede Trust) 1997’de yayımladığı bir raporla kamuya tekrar sunuldu. Burada iki temel değişiğim göze çarpıyordu: İslamofobik “Şeytanın Ayetleri” kitabının yayımlanmasına karşı protestolar sayesinde Müslümanların kamusal alanda Müslüman olarak gözükmesi ve İngiltere’de Müslümanlara karşı ayrımcılığın, etnisite olarak düşünülen ve böylece mevcut mevzuatın kapsamına giren Sikhlere ya da Yahudilere karşı ayrımcılık yapmak gibi illegal olmayacağının kabulü. Başlangıçta, İslamofobi, İngiltere’ye özgüydü. Fakat Avrupa’daki diğer ülkelerin de –Fransa’da tesettürün yasaklanması girişimleri ve Hollanda’daki Müslüman karşıtı polemikler gösteriyor ki- İslamofobik bir eğilime tanık olduğu aşikâr hale geldi. Bu gelişimdeki üçüncü bileşen ise Avrupa entegrasyonuyla beraber ortaya çıkan ulusal kimlik krizinin Avrupa ulus devletlerinin akıbeti konusunda soru işaretleri doğurmasıydı. Müslümanlar gitgide ulusal birliktelik ve ülkülere dair tartışmalara konu olmaya başladı. İslamofobi’deki dördüncü büyük gelişme ise küreselleşmeydi. Beşinci gelişme de İslamofobi’nin terörle savaş mantığıyla kurumsallaşmasıydı. Donald Trump’ın seçilmesi ve Müslümanları yasaklama ya da kayıt altına alma çağrısı, sadece bir demagogun saçmasapan bir hareketi değil. Bu, devlet ve sivil toplum örgütleri içerisindeki Müslüman unsurların reddi eğiliminin zirve noktasıdır.

‘İslamcılık’ nedir?

İslamcılık, Müslümanların otonomisidir ve adaletin, insanların yaşamındaki değişimi sürekli kılabilecek projelere dönüştürmesine dair çeşitli taleplerin bir araya gelmesidir. Bu tanım, İslamofobi’nin sadece belli örgütlere veya devletlere özgü olmadığını, bundan geniş olduğunu gösterir. Müslüman kadın ve erkeklerce, kendilerini ekonomik, politik ya da kültürel olarak bastırmak isteyen kuvvetlere karşı, topluma böyle bir biçimde şekil vermeyi mümkün kılma girişimidir.

İslamcılığın tarihindeki iki kilometre taşı Halifeliğin ilgası ve İran Devrimi… Bunu biraz detaylandırır mısınız?

İslamcılığın karşısında var olduğu şeyi ben Kemalizm olarak tanımlıyorum. Bu argümanı “Fundamentalizm Korkusu”nda işledim. Bana göre Kemalizm, Atatürk tarafından Türkiye’de uygulanan politikalarla sınırlı değildi, Müslüman coğrafyanın çoğunu etkisi altına alıyordu. Atatürk’ün politikaları doğrudan veya dolaylı olarak başka Müslüman ülkelerdeki (İran, Afganistan) rejimleri etkiledi. Atatürk, en güçlü Müslüman ülkenin kamu yaşamındaki İslami rolü fiilen marjinalleştirmeyi başardığı anda, ulusal ve Batılı değerlerin İslami bağları kırmak pahasına modernleşmenin parçası olarak görüldüğü bir dönüşümü mümkün kıldı. Halifeliğin ilgası, dünyada devamlı bir Müslüman varlığı fikrini ve Müslümanların sembolik birliği (her ne kadar tartışmaya açık olsa da) imkanını yok eden bir hamle oldu. İslamcılık, Kemalizmi geri döndürmek için bir girişimdi çünkü tümüyle Müslümanlar üzerine kurulmuştu. İran’daki İslam Devrimi, sadece ikinci en eski Kemalist devletin çözülmesi değildi, aynı zamanda Kemalizm’in entelektüel iflasının göstergesiydi. O zamandan beri şunu öne sürebilirsiniz ki Kemalizmin en uzun süre iktidarda kaldığı yerler aynı zamanda en çok içinin oyulduğu yerlerdir. Müslüman yurdunun tarihi, ilki 1924 ve 1979 arasında Kemalist hegemonyanın var olduğu ve daha sonra İran İslam Devrimi’nden bu yana Kemalist hegemonyanın çökmeye başlamasıyla Kemalistler ve İslamcılar arasındaki mücadele ile süren periyotlar olmak üzere ikiye ayrılabilir.

İstanbul’da düzenlenen Al Sharq Forum’da, ‘Birçok boyutu bulunan İslamcılığı sadece politik bağlamda düşünmenin yanlış olduğundan ve bir dünya görüşü olarak zihinlerde yer ettiği sürece İslamcılığn bir ideoloji olarak yok olamayacağından’ bahsettiniz…

Söylediğim şey şuydu: İslamcılığa komünizm ya da faşizm gibi bir diğer ideoloji muamelesi yapmak bir noktayı kaçırmaya sebep oluyor. İslamcılık, toplumları ve toplulukları İslam çerçevesinde şekillendirme girişimidir. Müslümanlar için bu biraz da toplumları neyin iyi, neyin adil vs. olduğu çerçevesinde şekillendirmek anlamına geliyor. Bazı spesifik durumlarda neyin iyi olduğuna dair farklılıklar olabilir fakat Müslümanların ilkesel olarak İslam’ı adaletin eş anlamlısı olarak düşünememesi pek mümkün değil. Böylece İslam’da, İslam adına ve sadece İslam’ın talebi ve Kur’an’ın hatırlattıklarıyla daha uyumlu olması için herhangi bir mevcut düzenlemenin tartışma konusu yapılabileceği bir etik dürtü var. Müslümanlar var olduğu ve İslam’a iyiliğin eş anlamlısı olarak inandıkları sürece bu etik durum bozulamaz ve İslamcılık, dünyayı inanç çerçevesinde şekillendirme girişimi olarak kalır.

AVRUPA MERKEZCİ BAKIŞ

Orta Doğu’daki ülkeler son yıllardaki tecrübelerden sonra yeni bir eğilime yöneliyor gibi: Siyasal İslam’dan muhafazakâr demokrasiye geçiş… Türkiye’de AK Parti, Tunus’ta Ennahda… Bu eğilimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Söylediğim gibi, benim için İslamcılık bir içerikler seti olmaktan ziyade bir ufuk, böylelikle kuvvetlerin yerel bir konfigürasyonunu yansıtıyor. İslamcılığın daha kalıcı ve daha az apolojetik bir açıklamasının olması gerektiğini düşünüyorum. İslamcılığın başarısı şudur ki Kemalist düzeni birçok alanda politik bağımsızlık yerine İslamileşmenin pasif devrimini önermeye zorladı.

Şahsen, zihinlerimizin hayatın her alanına sirayet eden Avrupa-merkezci bakışla esir alındığına inanıyorum. Hatta bir Türk genci olarak İslamcılığa bakışımın dahi Avrupa-merkezci olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce doğru mudur yoksa oksidentalist bir yaklaşıma mı kayıyorum?

Avrupa-merkezciliğin problemi şu ki çok fazla insan bunu bir perspektif değil fakat hakikat addediyor. Müslümanların kendi geleceklerini şekillendirmesini ve tiranların, çetelerin veya asalakların insafına kalmamasını isteyen Müslümanlar için ise problem, kendilerini Avrupa-merkezci bir gözle anlamaları ve böylece Batılılaşmış gözükmeyen daha iyi bir geleceği hayal etmekte zorlanmaları. İslami bir geleceği hayal etmek acil bir ihtiyaç ve bu da Avrupa-merkezciliği ve zihinlerimizin kolonileştirilmesini terk etmek anlamına geliyor.

SURİYE’DE YAŞANAN İÇ SAVAŞ MEZHEPÇİ DOĞADA SUNULUYOR

Orta Doğu’daki mevcut krizin epistemolojik ve felsefi sorunlarla alakalı olduğunu söylüyorsunuz. Bu ne demek?

Baskın bir dünya görüşü sadece ekonomik ve askeri değil, aynı zamanda doğası gereği felsefidir. Böyle bir görüş, dünyayı anlamanın düzgün yolunun ne olduğuna, ne tip ilişkiler kurmak gerektiğine ve ne sonuçlar çıkarılması gerektiğine karar verir. Örneğin, Suriye’de iç savaş patlak verdiğinde bu çok bariz bir şekilde Baasçılar ve onların iktidarının devamına karşı olanlar arasındaydı. Şimdi ise çatışma Sünniler ve Şiiler arasında mezhepçi bir doğada sunuluyor ki bu anlayış değişimi, aktörler bağlamında bu çatışmaya yönelik hangi çözümlerin doğru ve mümkün olduğuna dair varılan neticeleri etkiliyor. Şiiler ve Sünniler arasındaki çatışmanın kalıcı ve endemik olduğunu ve Batı dışındaki bu tip çatışmaların kadim nefret temel alınarak anlaşılacağını varsayan analizler, felsefi bir konumlanmayı da teşkil ediyor. Böyle bir görüşe göre, Batı’daki çatışma sadece politik bir çatışmadır fakat başka bir yerdeki çatışma, kamu politikasına dair belirli bir sebep olmaksızın “işin doğasında” olduğu düşünülen bir şey (ideoloji, ekonomi) ile ilgilidir.

Birinci Dünya Savaşı’nı Galyalılar ve Cermenler arasındaki bin yıllık mücadelenin bir parçası olarak tanımlayacak pek aklı başında bir analist yoktur… Fakat Irak’ın 1980’de İran’ı işgalini takiben şuna benzer tanımlamalar oldukça yaygındı: Araplar ve Persler arasındaki 1000 yıllık savaş.


HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yukarı Geri Ana Sayfa